Köklü bir işletme, küçük hesapların, mahalli kaprislerin, şahsi öfkelerin mezesi yapılamaz.
- Telegram
Bu memlekette bazen bir olay olur; at kaçar sanırsın, meğer adalet kaçmıştır.
Tay firarı dersin, karşına idare zafiyeti çıkar.
İhmal dersin, önüne suskunluk konur.
Sonra bir bakarsın, ortada 19 tayın firarı, 6 tayın telef olması, 2 tayın yaralanması vardır; fakat asıl yaralı olan, devlet ciddiyeti olur.
Anlatılanlara bakılırsa, 25 Aralık 2025 gecesi TİGEM'e bağlı Sultansuyu Tarım İşletmesi’nde yaşanan hadise sıradan bir yönetim zaafı gibi geçiştirilecek cinsten değildir.
Çünkü mesele yalnızca bir firar değil, bu firarın ardından doğan “ihmal”, “siyasi müdahale”, “komplo” ve “örtbas” iddialarıdır.
Şimdi soralım: 40 taydan 19’u saat 18.50 sıralarında yok oluyor, 6’sı yolda can veriyor, 2’si yaralanıyor, 11’i çevrede yakalanıyor… Böyle bir faciada ilk bakılacak yer neresidir?
Elbette sorumluluk zinciri.
Elbette güvenlik.
Elbette denetim.
Elbette ihmal.
Fakat iddialara göre, oklar bir anda yalnızca o sırada il dışında bulunduğu belirtilen işletme müdürü Hüseyin Öcal’a ve iki işçiye çevriliyor. İşte insanın burada ensesindeki sinir atıyor. Çünkü adalet, en kolay hedefe yüklenmek değil; gerçeğin peşine düşmektir.
Daha vahimi ne biliyor musunuz?
İddialar, olayın sadece bir firar değil, şüpheli yönleri bulunan bir hadise olduğunu söylüyor. “Padok iplerinin kesildiği”, “güvenlik kamerası fişlerinin çekildiği”, “bu nedenle görüntü kaydı yapılamadığı” ileri sürülüyor.
Eğer bunlar doğruysa, ortada basit ihmal değil, çok daha ağır bir karanlık vardır.
Eğer bunlar yanlışsa, o zaman bu iddiaları kim, neden ortaya attı; bunu da açıklamak gerekir.
Ama susuyorlar.
Suskunluk da bazen itiraftan beterdir.
Zira memlekette nice dosya vardır ki, konuşanın değil susturanın gölgesi uzundur.
Bir başka vahim iddia daha var: Müdür Hüseyin Öcal’ın “makam koltuğunu vermediği için hedef olduğu”, “kara listeye alındığı”, tay firarı olayının da bu hesaplaşmada fırsata çevrildiği öne sürülüyor.
Bak sen şu işe!
Devletin işletmesi mi yönetiliyor, yoksa şahsi hırsların konağı mı?
Kurum mu işletiliyor, yoksa kapris mi?
Eğer bir yöneticinin kaderi, bir siyasetçinin gönlüne göre çiziliyorsa, orada liyakat değil sadakat putlaştırılmış demektir.
Devlet kapısı kin kapısı değildir.
Devletin koltuğu da naz makamı değil, hizmet makamıdır.
Koltuğu kendine hürmet kürsüsü sananlar, gün gelir devletin vakarını da çürütür.
Deniliyor ki, “savunması dahi alınmadan” müdüre ceza verildi.
Deniliyor ki, olay sırasında il dışında olan kişiye “görevi ihmal, tedbirsizlik ve kontrolsüzlük” suçlamaları yöneltildi.
Deniliyor ki, müdür hakkında önceden şikâyetler yapılıyor, bazı “çok sorunlu” personel ve eski çalışanlar tarafından hedef haline getiriliyor.
Deniliyor ki, işletmenin son 3 yılda üretim, verim, satış geliri ve kârlılık bakımından tarihinin en yüksek düzeyine ulaştığı dönemde bu müdür görevden uzaklaştırılıyor.
Şimdi soruyorum: Başarılı müdür mü cezalandırılıyor, yoksa başarısızlığın üstü mü örtülüyor?
Sultansuyu dediğiniz yer öyle sıradan bir yer değildir.
Burası Arap atı yetiştiriciliğinin hafızasıdır.
Burası emekle, soyla, yıllarla kurulmuş bir ocaktır.
Böyle bir yerde 10 yıl içinde “üçüncü toplu firar” yaşandığı iddiası varsa, mesele tek bir geceye, tek bir memura, tek bir müdüre yıkılamaz.
2015’te firar, 2019’da firar, 2025’te en ağır zayiatlı firar…
Bu tabloyu görüp hâlâ “her şey normal” diyen varsa, ya gözünü kapatmıştır ya da aklını kiraya vermiştir.
Çünkü tekrar eden ihmal artık tesadüf değil, sistem sorunudur.
Bir memlekette felaketten sonra ilk yapılan iş suçluyu bulmak değil de günah keçisi bulmak olursa, orada hukuk topallar.
Bu dosyada en fazla insanın canını sıkan yer de budur. “Faturanın sadece müdür ile 2 işçiye kesildiği”, buna karşılık “esas sorumluların korunarak olayın örtbas edildiği” yorumlarının doğduğu anlatılıyor.
Eğer gerçekten öyleyse, bu yalnızca bir idari skandal değil, aynı zamanda kamu vicdanına karşı işlenmiş bir cürümdür.
Çünkü adaletin terazisi bir tarafa abanırsa, öbür tarafında milletin güveni ezilir.
Buradan açık söylüyorum: Bu dosya laf kalabalığıyla kapanmaz.
“İncelendi, bakıldı, gereği yapıldı” cümleleriyle de geçiştirilemez.
Bu işin içinden gerçekten çıkmak isteniyorsa, dosya yeniden ve bağımsız biçimde soruşturulmalıdır.
“Padok iplerinin kesildiği” iddiası var mı? Varsa delili nedir? “Kamera fişlerinin çekildiği” iddiası neden raporlarda yok?
Olay anında kim neredeydi?
Vekâlet eden yönetici neden saatler sonra geldi?
Kimin savunması alındı, kimin alınmadı?
Kimler hakkında daha önce işlem istendi de yapılmadı?
Bunlar cevap bulmadan kapanan her dosya, yarın daha büyük bir çürümenin önsözü olur.
Kimse kusura bakmasın.
Devlet dediğin şey, hatırlıların hışmına göre eğilip bükülen bir çalı değildir.
Kurum dediğin şey, “sevmediğim müdürü alırım, hoşlanmadığımı ezerim” denilecek bir arpalık hiç değildir.
Hele hele böylesi köklü bir işletme, küçük hesapların, mahalli kaprislerin, şahsi öfkelerin mezesi yapılamaz.
Yapılırsa yalnız taylar telef olmaz; ciddiyet telef olur, itibar telef olur, hukuk telef olur.
Sultansuyu’nda kaçan taylar değil yalnızca…
Eğer bu iddialar doğruysa, orada kaçan şey denetimdir.
Kaçan şey ehliyettir.
Kaçan şey adalettir.
Ve en çok da, kurumların namusudur.
Onun için bu mesele, birkaç memur dosyası değildir.
Bu mesele, devletin kendisine nasıl baktığı meselesidir.
Ya gerçeği arayacaksınız…
Ya da gerçeğin bir gün gelip sizi aramasını bekleyeceksiniz.




















