“Adalet, geç gelir… Ama geldiğinde toprağı bile konuşturur.”
- Telegram
Malatya’nın Yeşilyurt tarafı…
Kayısı bahçelerinin arasından esen rüzgâr, her bahar beyaz çiçekleri savururken insanlara huzur verirdi. Fakat 2014 sonbaharı, huzurun altını oyan ince bir ürpertiyi de beraberinde getirmişti. Çünkü o yıl bir adam, sessizce, gölge gibi kayboldu.
Bu adamın adı Hüseyin Bağatur'du.
Halk, “Bir insan iz bırakmadan nereye gider?” diye fısıldaşırken, Malatya’nın en sessiz sokaklarında bile onun adının gölgesini hissederdi insan. Hüseyin, evinin kapısından çıkmış, ardına bile bakmadan yürüyüp gitmişti… ve o yürüyüş bir daha hiç geri dönememişti.
Kardeşi Zahide, ince bilekli bir kadındı fakat sabrı, o ince bileklere sığmayacak kadar güçlüydü. Geceleri penceresini açar, uzak tarlalara bakarak beklerdi. Gökyüzü, onun sessiz dualarına her gece bir sayfa daha eklerdi.
Aylar geçti, vakit ilerledi; umut çürüdü, endişe ağırlaştı. 2015’te resmi kayıp müracaatı yapıldığında herkes içten içe biliyordu: Bu, sıradan bir kayboluş değildi.
Dosya, 2016’da Cinayet Büro’nun önüne geldi. Ve işte o gün, kaderin düğümü yavaş yavaş çözülmeye başladı.
Asayiş Şubesinde genç ve tecrübeli bir ekip vardı.
Yüzleri sertti ama adalet duyguları daha sertti.
Mert, gözü kara ve inatçı.
Cinayet Büro Amiri, dosyayı eline aldığı anda içinden bir ses yükseldi:
“Bu adam kaçmamış… Bu adamı biri gizlemiş.”
O günden sonra Cinayet Büro Amiri Şehmuzcan'ın gözleri, bir askerin düşman hattına baktığı gibi her detayı süzmeye başladı.
Her HTS kaydı, her telefon sinyali, her şüpheli hareket… Hepsi bir araya gelince yol onları Doğanşehir’in Yuvalı Mahallesi’ne götürdü. Kayısı bahçelerinin sessizliği içinde, kapısı penceresi olmayan tek katlı, tuğladan örülmüş bir yapı duruyordu.
Ne bir yaşam izi vardı, ne bir hatıra…
Sanki biri o evi “saklamak için” yapmıştı.
Komiser Şehmuzcan, tam kapının önünde durduğunda hafif bir rüzgâr esti. Çorak toprak kokusuna, açıklanamayan bir tedirginlik karıştı.
“Bu ev… konuşacak.”
2021 Kasım’ı.
Hava kuru, taşlar soğuktu.
Jeofizikçiler geldi. Ellerindeki cihazlar toprağı arşınladı. Evin altında bir boşluk tespit edildi.
Boşluk…
Sanki yer, bir nefes almış da sonra içine çökmüş gibiydi.
Ama yapı çökme tehlikesi taşıyordu. Kazı yasaklandı. Delile ulaşmak, ancak binayı göze alarak mümkündü. Böylece ilk operasyonlar sonuçsuz kaldı. Şüpheliler alındı, bırakıldı. Herkes bir “çıkmaz sokak” hissine kapıldı.
Herkes…
Bir tek Komiser Şehmuzcan ve ekibi hariç.
O gecelerce uyuyamadı.
Masasının üzerinde duran Hüseyin’in eski fotoğrafı, sanki ona bakıp:
“Beni burada bırakma,”
der gibi duruyordu.
6 Şubat 2023…
Asrın felaketi.
Yer, gök birbirine karıştı. Malatya’nın üstüne çöküşün ağır dumanı çökerken, Yuvalı Mahallesi’nde o tuhaf yapı da çatladı… sonra tavanı çöktü.
Deprem, yıllardır saklanan sırrı elinin tersiyle masadan aşağı itmişti adeta.
Komiser Şehmuzcan, bu haberi aldığında gözleri keskinleşti.
“Kader kendi kapısını araladı.”
Temmuz 2023.
Güneş kayısı yapraklarını kavuruyor, toprak olacakları biliyormuş gibi sessiz yatıyordu. İş makineleri yavaşça yaklaşırken bağdaki sessizlik, eski bir masaldaki uğursuz başlangıç gibiydi.
Kazı başladı.
Saatler geçti.
Sonra…
Cinayet Bürosunda görevli bir polisin sesi yankılandı:
“Komiserim! Burada… insan kalıntısı var!”
Toprak, on yıl boyunca sakladığı sırrı sonunda kustu. Elbiseler, küçük eşyalar… Hepsi, Hüseyin’in kaybolduğu günkü gibi duruyordu. Sanki zaman gömülmüş ama çürümemişti.
Komiser Şehmuzcan, dizlerinin üzerine çöktü.
Toprağın altında yatan adama bakarken içinden sadece tek bir cümle geçti:
“Toprak susar… ama asla unutmaz.”
17 Temmuz 2023’te üçüncü operasyon yapıldı.
Ali Rıza Türker,
Bayram Türker,
ve eski eşi Hediye Geçen tutuklandı.
Bu defa deliller kaçacak kadar küçük değildi.
Bu defa adalet susturulacak kadar güçsüz değildi.
Bu defa Hüseyin’in sesi, toprağın altından bile duyulmuştu.
Hikâyenin sonu mı?
Hayır.
Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava hâlâ sürüyor.
Fakat Komiser Şehmuzcan’ın defterinde bir cümle daha var:
“Bir insanın gölgesini betonla saklayanlar… güneş doğunca yine kendi gölgelerine yenilir.”
Yuvalı’nın kayısı ağaçları o yıl biraz daha siyah açtı.
Belki bir anma, belki bir ağıt gibi…
Rüzgâr esince yaprakların çıkardığı ses, Malatya’nın hafızasına şu cümleyi fısıldıyordu:
“Adalet, geç gelir…
Ama geldiğinde toprağı bile konuşturur.”


















