Reklam

Çevre Yolunda Kalan Kurşun Sesi

Çevre Yolunda Kalan Kurşun Sesi
A- A+ PAYLAŞ
Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit

Malatya’da yol dediğin, bazen insanı bir yerden bir yere götürmez; bir hayatı, bir evin eşiğinden söküp alır. Şehir, depremden sonra başka türlü susuyordu zaten. Duvarların dili değişmişti; insanın içi, sokağın içine akmıştı.

O günün tarihi, mahkeme kâğıtlarında kuru bir satırdı: 24 Eylül 2024.
Ama Nuran’ın annesinin gözlerinde tarih, bir çizgi değildi; bir yaraydı.

Ben o gün, Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kapısında bekleyenlerden biriydim. Ne gazeteci kadar soğuk, ne de aile kadar yanık… Arada bir yerdeydim. Bir insanın “Bu duruşma başlayacak” cümlesini duyunca niye ürperdiğini, o gün öğrendim.

Salonun içi ağırdı. Havanın ağırlığı değil; kelimelerin, bakışların, susuşların ağırlığı…
Duruşma açıldı. Katılanlar yerini aldı. Avukatlar, dosyalar, kâğıtlar… Hani bir ev taşınır da bütün eşyalar üst üste yığılır ya; işte o yığının içinde bir tek Nuran yoktu. Onun yerine, adı vardı. Yaşı vardı: 37.
Bir de geride kalanların sesi vardı.

Tutuklu sanık Recep Karayiğit getirildi. Herkesin gözü bir an ona kaydı. Sonra hemen geri çekildi gözler; insan bazen bakarak da acıtır kendini.

Sanık, savunmasında, “Ben kendimi öldürmek istedim” dedi.
Bunu derken sanki bir şey hafifleyecek sandı. İnsan kendini anlatınca kurtulacağını zanneder. Ama anlatılan şey, ölümü geri getirmeyince kelime, boşlukta kalıyor.

“Depremden sonra Kayseri’ye gittim. Malatya’ya gelince araçta kalıyordum.” dedi.
Sanki bu cümleyle, hayatının dağınıklığına bir bahane bulacaktı. Sonra çocuklarından söz etti. “Çocuklarımı göstermiyordu.” dedi. “Eşim ailesinin tahrikiyle…” dedi.

İşte burada, salonda bir kıpırdanma oldu. Çünkü böyle cümlelerde hep aynı şey olur: Bir ölü kadın, bir de “tahrik” kelimesi.
O kelime ne çok seviliyor bazı dillerde…

Sanık, olay günü eşini okul yolunda gördüğünü söyledi. Anlaşmalı boşanmak için avukata gideceklerini anlattı. “Araçta konuşurken beni tahrik etti.” dedi. “Zikzak yaparak kenara çektim.” dedi. “Şoför koltuğunun altındaki tabancayı alıp kendimi öldürmek istedim. Eşim engel olmak istedi. İtiş kalkış oldu. Sonradan öğrendiğime göre iki kurşun da eşime isabet etmiş.”

Sonradan öğrendiğine göre…
İnsanın kalbini yakan da bu işte: Bir can gidiyor, “sonradan öğrendiğine göre”…

Sanık, “Ben hemen 112’yi aradım. Eşimi hastaneye yetiştirdim.” dedi. “Kaç el ateş ettim hatırlamıyorum. Elim tetikte miydi hatırlamıyorum.” dedi.
Bazı unutmalar, insanın kendini kurtarma çabasıdır. Ama mahkeme, unutmayı sevmez. Çünkü unutmanın içinde çoğu zaman hakikat saklanır.

Sonra silahı nasıl aldığını anlattı: “2024’te tehdit edildiğim için, arıcılık belgesi aldıktan sonra…”
Sanki bir belge, bir tabancayı masumlaştırır gibi…

Bu sırada, Nuran’ın babası Mehmet Kurşun ayağa kalktı. Sesinde ne bağırış vardı ne de süs. Sadece bir babanın içinde yıllardır biriken kırık, şimdi konuşuyordu.

“Şikâyetçiyim.” dedi.
Ve 2022’de yaşananları anlattı: Kızının şiddet gördüğünü, “Beni öldürecek, gel beni götür” diye aradığını… Evde silah sesi duyduklarını… “Abi kaç, seni öldürecek” diye pencereye çıkıp bağırdığını…

O an salonda, insanın içi daralır. Çünkü bu cümleler, “Benim kızım öldü” demenin farklı biçimleridir.
Ölüm bir gün olmaz; bazen yıllarca sürer de kimse fark etmez.

Baba, “Olaydan bir gün önce okul önünde silah göstermiş, ‘Dönmezsen seni vururum’ demiş.” diye anlattı.
Bir baba, kızının başına gelecekleri böyle böyle toplar; sonra bir gün, hepsini bir tabutun üstüne koyarlar.

Avukatlar söz aldı. Avukat Abdullah Topuz, Nuran’ın boşanma sürecini takip ettiklerini söyledi. “İki gün önce Nuran Hanım aradı. Eşinin önünü kestiğini, silah doğrulttuğunu söyledi.” dedi. “Karakola gitmesini söyledik.” dedi. Şiddeti önleme merkezine başvurudan, uzaklaştırma dilekçesinden bahsetti.

Bu anlatılanlar, bir dosyadan ibaret değildi. İnsanın aklına şu geliyor:
Madem korku vardı, madem silah gösterilmişti, madem kapı kapı dolaşılıyordu… O halde Nuran neden kurtulamadı?

İşte o soru, mahkeme salonunun tavanında asılı kaldı.

Avukat Sevda Özelçi Topuz da konuştu. “Cinayetin olduğu gün boşanma davasını açacaktık.” dedi. “Beni aradı. Anlaşmalı boşanmak için eşiyle büroya gelmek istediklerini söyledi.” dedi. “Sesinde tedirginlik vardı.”
Tedirginlik… İnsan bazen bir kelimeyi duyunca, başına gelecekleri hisseder.

Sonra Nuran’ın ağabeyi Serkan Kurşun konuştu. Yılların biriktirdiği pişmanlık vardı yüzünde: “Şikâyetçi olmadık.” dedi. “Aile dağılmasın diye…”
Bu memlekette nice kız kardeş, “Aile dağılmasın” diye dağılır.

Nuran’ın annesi Zeynep Kurşun konuştuğunda salon iyice sustu. “Kızım birkaç kez baba evine geldi. Sonra ikna edilip geri götürüldü.” dedi.
Anne, “detay bilmiyordum” derken bile bir şey anlatır: Bazen kadınlar, annelerine bile her şeyi söylemez. Çünkü utançtan değil; korkudan. Korku, konuşmayı keser.

Daha sonra, Nuran’ın 16 yaşındaki kızı S. psikolog eşliğinde ifade verdi.
O kız çocuğunun cümleleri, mahkeme zabıtlarına girdiği gibi girmedi benim içime. Benim içime başka türlü girdi.

“Babam annemi ve bizi sürekli tehdit ediyordu.” dedi.
“Annem daha önce açtığı boşanma davasını tehdit ve şiddetle geri çekmişti.” dedi.
“Babam silah gösterip ‘Ya benimle yaşa ya da bu iş biter’ diyordu.” dedi.
Ve o cümle… Bir çocuk, kardeşlerinin yükünü omzuna koyan cümleyi söyledi:
“Anormal bir şey olursa kardeşlerin sana emanet.” demişti babam.
Sonra annem öldü.”

Bir çocuğun dilinde “sonra” kelimesi, insanın içini parçalar.
Çünkü o “sonra”, hiçbir çocuğun yaşına yakışmaz.

Tanık Leyla Özbey olay gününü anlattı. Okul yolu, çocuklar, Kur’an kursu, komşuluk… “Konuşabilir miyiz?” diye yaklaşan bir adam… “Ya git başımdan Allah aşkına” diyen bir kadın… Bir bakış, bir tedirginlik… Ve “Sen git bekleme” diyen Nuran…

İnsan bazen, başına gelecek kötülüğü sezer de başkasını korumaya çalışır. Nuran da öyle yapmış gibiydi.
Kendisini değil, yanında duran kadını uzaklaştırmıştı.

Sonra ortalık boşalmış. Parkta yoklar. Telefonlar. Polis.
Ve şehir, akşam olduğunda Nuran’ın adını “cinayet” kelimesinin yanına yazmış.

Duruşmanın ilerleyen oturumlarında savcı, dosyaya göre olayın kaza olmadığını, kasten işlendiğini değerlendirerek mütalaasını sundu. Sanığın “Kadın eşe karşı tasarlayarak öldürme” suçundan ve ruhsatsız silah bulundurmaktan cezalandırılmasını talep etti.

Sanık ise, tasarlama olmadığını söyledi. “Sehven oldu.” dedi.
Bir insanın ölümüne “sehven” denince, salonun içi buz keser. Çünkü “sehven” diye bir şey yoktur; bir can gitti mi, gerisi hep eksik kalır.

Mahkeme heyeti, dosyadaki eksikleri ve tarafların savunmalarını hazırlaması için duruşmayı ileri bir tarihe bıraktı.

Biz dışarı çıktığımızda, Malatya’nın havası yine aynıydı. Çevre yolu aynı çevre yoluydu.
Ama ben şunu düşündüm:

Nuran’ın öldüğü yer, sadece bir yol kenarı değildi.
Bir kadının “Ya git başımdan” dediği yerde, aslında bir hayat “Beni kurtarın” demişti.
Duyulmadı.

Eve dönerken, gözüm trafikteki farlara takıldı. Her far, birinin evine yetişme telaşıydı.
Nuran yetişememişti.

Ve geriye kalanların dili, hep aynı cümlede düğümleniyordu:
“En ağır ceza…”

Ama en ağır ceza bile, bir çocuğun annesiz kalmasını hafifletmez.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

MALATYA OLAY HİKAYELERİ yazıları