Bazı yükler mezarda biter… Ama annenin yüreğinde hiçbir zaman
- Telegram
21 Temmuz 2025 günü, Hekimhan’ın çarşısı sıradan bir yaz öğlesini yaşıyordu. Yolun iki yanına dizilmiş dükkânlar, kavurucu güneşin altında sessizce bekliyor; insanlar gölgeden gölgeye sığınarak işine gücüne gidiyordu.
Hiç kimse, o sıcağın içinde bir felaketin sessizce yaklaşmakta olduğunu bilmiyordu.
Selda, çarşının içinden yürürken yüzündeki yorgunluk, son yılların ağırlığını taşıyordu. 15 Mayıs 2025’te sonuçlanan boşanma davasından beri iki çocuğunun geleceği için ayakta kalmaya çalışıyordu.
O gün, yeni işine başlayacaktı. Çalışacağı kurumla konuşmuş, “Pazartesi başlarsın” sözünü almıştı.
Belki de hayatının yeniden kurulacağı gündü.
Annesi Zöhre'nin sesi hâlâ kulağındaydı:
“Kızımın gecesi gündüzü yoktu. Evin her şeyini o yüklenmişti…”
Zöhre Ana, kızının yıllarca nasıl ezildiğini görmüş, ama Selda’nın “Çocuklar var” diyerek her acıyı içine gömdüğünü biliyordu.
Bir gün ona şöyle demişti:
“Ana, o kadar çalıştım… Üzerime bir yaka bile alamadım.”
İşte o gün, Zöhre Ana'nın kalbine görünmez bir ağrı saplanmıştı.
Gazi ise, İzmir’den Hekimhan’a gelişini Temmuz 2025’te gizli bir hesaplaşma düşüncesiyle yapmıştı.
Boşanmayı kabullenememişti.
Selda’nın kendi ayakları üzerinde durması, ona göre bir meydan okumaydı.
On gün önce satın aldığı tabancayı “kendimi ve çocukları korumak için” diye açıklamaya çalışsa da, içinde büyüyen öfkenin gölgesi herkesçe sezilebiliyordu.
21 Temmuz sabahı, Hekimhan’a sessizce girip bir otel odasına yerleşti.
Ertesi gün İzmir’e dönmeyi düşünürken, kader onu çarşıdaki o dar sokağa sürükledi.
Ve Selda’yı gördü.
Gözleri karardı.
Bez torbasından tabancayı çıkardı.
Sanki bütün dünya o anda sustu.
Sonra…
Dört el silah sesi.
Selda yere yığıldı.
Günün sıcağı bile üşüten bir sessizlik indi çarşının üzerine.
Cinayetin ardından hazırlanan iddianame, kamera görüntülerini tek tek yazmıştı:
“Torbasından silahı çıkarır, kurar, birkaç el ateş eder ve kısa süre sonra uzaklaşır…”
Her satır, bir kadının hayattan nasıl koparıldığını soğukkanlı bir kesinlikte anlatıyordu.
Ocak 2026’da başlayan ilk duruşmada mahkeme salonunda Zöhre Ana, başına siyah yazmasını bağlamış, kızının yokluğunu dizlerinde taşır gibi ilerliyordu.
Yanında eşi Halil vardı; o da son bir yılın sıkıntısını içinde saklamaya çalışan bir adam gibi suskundu.
Gazi, sanık sandalyesinde oturuyor ve sanki olup bitenlerde kendi payının ne olduğunu unutmuş gibi konuşuyordu:
“Korkutmak için ateş ettim… Kendimi kaybettim…”
Halil dayının gözleri bir an bile ayrılmadı ondan.
Sonunda dayanamadı:
“Ben çocuğumu öldürsün diye mi verdim?”
Zöhre Ana’nın sözleri ise salonun duvarlarını titretti:
“Kızımın ne günahı vardı? Gecesi gündüzü yoktu. Evin her şeyini o çekiyordu. Eşinin sigarasını bile alıyordu… Bu adam kızıma yapmadığını bırakmadı.”
Her kelime, Selda’nın yıllarca taşıdığı yükün bir parçasıydı.
Avukat, Selda’nın öldürülmeden önce gönderdiği ses kayıtlarının çözümünü talep etti.
Mahkeme, eksiklerin tamamlanması için duruşmayı ileri bir tarihe erteledi.
Gazi’nin tutukluluğu devam edecekti.
O gün, Hekimhan’ın sokaklarında Selda'nın ayak izleri artık yoktu.
Ama annesinin dizlerinde taşıdığı yük, babasının içinde sakladığı yara, çocuklarının yetimliği…
Hepsi tarihlere kazınmış bir acı olarak kaldı:
15 Mayıs 2025 – Boşandığı gün.
21 Temmuz 2025 – Öldürüldüğü gün.
2026 – Adalet arayışının başladığı yıl.
Bazı yükler mezarda biter…
Ama annenin yüreğinde hiçbir zaman.


















